Radyo TimeRadyo Time

“AB değerlerinden uzaklaşıyor”

Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde soruları cevaplayan Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın, AB Komisyonu Başkanı Juncker’in “Türkiye, Avrupa Birliği’nden büyük adımlarla uzaklaşıyor” şeklindeki açıklamaları hakkında “Avrupa Birliği AB değerlerinden, Avrupa değerlerinden uzaklaşıyor. Yükselen ırkçılık, göçmen karşıtlığı, yabancı düşmanlığı İslamofobi, terör örgütlerine kol-kanat germe gibi hadiseleri hangi Avrupa Birliği değerleriyle ya da Avrupa değerleriyle bağdaştırabilirsiniz” dedi.
Bu haber 217 kere okunmuş.15 Eylül 2017, Cuma - 11:15

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı ve Sözcüsü İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde bir basın toplantısı düzenledi. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın, basın mensuplarının gündemdeki gelişmelere ilişkin sorularını cevaplandırdı.

Soru: “Sayın Cumhurbaşkanının, yakın bir tarihte Birleşmiş Milletler zirvesi için Amerika ziyareti gerçekleşecek. Ama bu ziyaret öncesinde, Washington’da gerçekleştirdiği ziyaretin ardından yaşanan olaylar sonrası Türk korumalar hakkında dava açıldı ve yargı süreci başladı. Ancak şunu ifade etmek istiyorum: Dava açılan korumalar arasında o olay yerinde olmayan korumalar da var, hatta Amerika’ya hiç gitmemiş isimlerin de olduğunu biliyoruz. Bunun yanı sıra bir hukuki mevzu daha, eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan hakkında çıkartılan tutuklama kararı var. Sayın Cumhurbaşkanı Kazakistan’da ABD Başkanıyla bir telefon görüşmesi yapmıştı. Bu anlamda Amerika ziyaretinde Sayın Trump’la bir yüz-yüze görüşme gerçekleşecek mi? Tüm bu konular, bu hukuki süreci Türkiye nasıl değerlendirecek, bu anlamda nasıl gelecek bu konular masaya?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Öncelikle şunu söyleyeyim: Sayın Trump’la Sayın Cumhurbaşkanımızın New York Birleşmiş Milletler Genel Kurulu marjında bir görüşmesi olacak, şu anda gün ve saati üzerinde çalışılıyor.

Davalara gelince, bunların siyasi saiklerle açılmış davalar olduğu çok açık ve net. Washington’da yaşanan hadiseyi biz bizzat yaşadık, hepimiz oradaydık. Amerikan güvenlik güçlerinin, Washington Polis Emniyet Müdürlüğü veya Security Service, bunların sebep olduğu zafiyet dünyanın hiçbir yerinde kabul edilebilir bir zafiyet değildir. Yani konuk bir devlet başkanına ki Amerikan kanunlarına göre de 100 küsur fit, yani 30-35 metre mesafede bu göstericilerin uzakta tutulması gerekirken, adeta bir 10 metre mesafeye kadar bu kişilerin gelebilmesi, Cumhurbaşkanımızın bulunduğu noktaya yanaşması, oradan bırakınız sloganlar atmayı, ellerindeki su şişelerini vesairelerini fırlatmaları kabul edilebilir bir şey değil.

Ortada çok açık bir güvenlik zaafı varken bizim korumalarımızın görevlerini yerine getirdiği için böyle bir dava konusu yapılması asla kabul edilebilir bir şey değildir. Yani oradaki Washington Emniyet Müdürlüğünün bu davayı açan kişilerin öncelikle bunun hesabını vermesi gerekir. Türkiye’de böyle bir hadise olsa, Sayın Trump Türkiye’ye gelse, böyle bir hadise yaşansa, biz böyle bir şeye müsaade eder miyiz? Sorumluluk sahibi bir devlet olarak böyle bir şeyin yaşanmaması için elimizden gelen gayreti gösteririz ve hamdolsun bugüne kadar bugüne kadar böyle bir hadise de yaşanmadı. Birçok devlet başkanı bu ülkeye geliyor. Ama oradaki güvenlik zaafı bu neticeyi doğurmuştur, şimdi hem suçlu-hem güçlü bir şekilde bu dava ile kendi kusurlarını, zaaflarını, kendi acziyetlerini örtbas etmeye çalışıyorlar.

Bir diğer önemli, aslında bir skandal boyutundaki bir diğer hadise de; orada fiziken bulunmayan 4 tane arkadaşımız hakkında, koruma ve protokol mensubu hakkında da dava açıldı, yani onların isimleri de bu davaya dâhil edildi. Bu akıl almaz bir şey. Yani bu kişiler fiziken orada bile değillerdi. Bu, açılan davanın ne kadar gayri ciddi ve ne kadar siyasi saiklerle yapıldığını da, hazırlandığını da çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Tabii biz bu konunun takipçisi olacağız, bununla ilgili hukuki süreci hem Dışişleri Bakanlığımız, hem Adalet Bakanlığımız, hem de Washington Büyükelçiliğimiz üzerinden yakından takip ediyoruz. Biz burada hiçbir koruma arkadaşımızın, hiçbir vatandaşımızın, hiçbir heyet üyemizin böyle haksız bir muameleye maruz kaldıktan sonra, bir de suçlanmasını, dava konusu yapılmasını asla kabul etmiyoruz. Bununla ilgili de bütün hukuki süreçleri en etkin şekilde kullanmaya devam edeceğiz.

Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın Rıza Zarraf davasına, yani İran ambargosunun delinmesi davasına dâhil edilmesi de siyasi amaçla yapılmış bir karardı. Bize göre çok açık ve net. Çünkü ortada hukuki açıdan sorulması gereken çok önemli sorular var: Bir; bu iddianameye konu olan güya deliller, telefon dinlemeleri vesaire Amerikan savcısının eline nasıl geçmiştir, bunları kim onlara vermiştir? Bu soruların sorulması gerekiyor.

İran ambargosunu delmek gibi, aslında bütün Amerikan hukukçularının çok açık bir şekilde ortaya koyduğu bir başka ilke var, o da aslında bunun Amerikan hukuk sisteminin tasarruf hakkının dışında olduğuyla ilgili, yani salahiyet meselesi. Bunu da aşarak bir Türkiye Ekonomi Bakanı hakkında böyle bir davanın açılması bir hukuk skandalıdır bize göre. Daha sonra Amerika biliyorsunuz nükleer anlaşma çerçevesinde İran’la yaptığı anlaşma neticesinde bu yaptırımların birçoğunu kaldırdı ve biz kendi ülkemizin menfaatleri çerçevesinde İran’la ticaretimizin devam ettirdiğimiz bir dönemden bahsediyoruz. Bütün bunları Türkiye’yi cezalandırmak, Türk Hükûmetini zemmetmek, yetkilileri karalamak amacıyla birilerinin hukuk davası konusu yapması olayın ne kadar siyasi saiklerle yapıldığını ortaya koyuyor.

Şunu da açıkça söyleyeyim: Bu davayı yürüten savcı ki görevden alındı Trump tarafından bir önceki savcı, yerine bıraktığı kişiler devam ettiriyor bu davayı. Davayı bakan hâkimlerin ve bu kişilerin yaptıkları açıklamalara baktığınız zaman da siyasi tavırlarının ne kadar net olduğunu görüyorsunuz. Yani ortada hukukun üstünlüğü, tarafsızlığı ilkesinden ziyade siyasi saiklerle, siyasi gündemle yürütülen bir dava var. Burada Halk Bank’ın konuya dâhil edilmesi aynı şekilde, yani bu bankamıza karşı ki bölgenin, dünyanın en önemli, en güçlü, en başarı bankalarından bir tanesidir. Ona karşı da bir operasyon amacı ya da hedefi güttüğünü çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu konularla ilgili birimlerimiz, hukuk birimlerimiz gerekli takibatı yapıyorlar, biz de bu konuların tabii ki hukuki zeminin de takipçisi olmaya devam edeceğiz.”

Soru: “Astana süreci başladı bugün itibariyle. Özellikle Haziran ayında bir açıklama yapmıştınız, İdlib’de Türk ve Rus askerlerinin konuşlanacağını söylemiştiniz, teknik çalışmaların sürdüğünü söylemiştiniz. Teknik çalışmalar bu Astana sürecinde sonuçlanacak mı? Türk askeri ne zaman İdlib’de konuşlanacak, oraya bir üs kurulacak?

Bir diğer sorum da şu: Türk Silahlı Kuvvetleri sınıra askerî sevkiyatını sürdürüyor. Herkesin merakla beklediği olası Afrin operasyonunun ne zaman başlayacağı. Bu konuyla ilgili düşüncelerinizi merak ediyorum.”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Astana sürecinin altıncı toplantısı bildiğiniz gibi yarından itibaren Kazakistan’da toplanmaya başlıyor. Bu, bizim Rusya’yla birlikte başlattığımız, daha sonra da İran’ın katıldığı ve daha sonra diğer ülkelerin de iştirak ettiği önemli bir süreçtir, yani Cenevre sürecine ilave olarak, natifi değil ilave olarak kurulmuş olan bir mekanizmadır. Oradaki amacımız; tabii ki öncelikle Suriye’nin bütün bölgelerinde, ama öncelikle dört alanda çatışmasızlık bölgesi olarak ilan edilen 4 alanda çatışmaların sonlandırılması ve insani yardımların ulaştırılması, buna paralel olarak da bir siyasi geçiş sürecinin çalışılması.

İdlib tabii bizim sınırımıza da çok yakın olduğu için doğrudan bizi de ilgilendiriyor. Bununla ilgili hatırlarsanız geçtiğimiz ay ve bir önceki ay Rus Savunma Bakanı geldi, epey bir temasımız oldu. MİT Müsteşarımızın, Dışişleri Bakanımızın ve bizlerin bu konuyla ilgili, epeyi yoğun bir temasları oldu. Şimdi yarın ve öbür gün yapılacak toplantılarda da bu konunun detayları konuşulacak. Tabii bekleyeceğiz, bir görelim neler konuşulacak orada. Arkadaşlarımız pozisyon kâğıtlarını hazırladılar oraya gittiler, şu anda heyetlerimizi de oradalar, bu görüşmeleri biz de takip edeceğiz.

Tabii bizim beklentimiz, İdlib’in de diğer çatışmasızlık bölgeleri gibi çatışmaların olmadığı, insani yardımların rahatlıkla ulaştırılabildiği bir bölge hâline gelmesi. Burada Türkiye’ye düşen bir görev söz konusu olduğunda tabii ki Türkiye bundan geri durmayacaktır. Operasyonel detaylar dediğim gibi önümüzdeki günlerde şekillenecek. Bunu hem Rusya’yla, hem İran’la, hem diğer aktörlerle, muhaliflerle, İdlib’dekilerle, kent konsey temsilcileriyle, hepsiyle istişare etmek suretiyle bir çerçeveye oturtacağız.

Sınırdaki hareketliliğe gelince, yaşadığımız coğrafyanın gerçeklerini dikkate aldığınız zaman, her zaman teyakkuz hâlinde yaptığımız ve yapmamız gereken adımlardır, almamız gereken tedbirlerdir. Bunu farklı bir şekilde, yani bu dediğim gibi farklı bir operasyon olabilir, sınır güvenliği olabilir, sınır ötesi olabilir, o anın ve şartların gerektirdiği, iktiza ettiği durum neyse ona cevap verecek şekilde hazırlıklarını yapmaktadır. Ama daha önce de ifade ettik, Suriye tarafından ister PYD bölgelerinden olsun, ister başka yerlerden olsun Türkiye’ye yönelik bir saldırının olmaması için önleyici tedbir olarak da Türkiye gerekli adımları bugüne kadar attığı gibi bundan sonra da atmaya devam edecektir. Biz o bölgede bir terör koridorunun, bir PYD koridorunun kurulmasına bugüne kadar izin vermediğimiz gibi bundan sonra da vermeyeceğiz.

Yalnız bu vesileyle şunu da ifade edeyim: Zaman zaman Türkiye’nin bu tür tedbirlerini, ‘Türkiye Kürtlere karşı şunu yapıyor-bunu yapıyor’ gibi lanse etmeye çalışanlar var. Öncelikle bizim Kürt kardeşlerimizle ister Suriye’de, ister Irak’ta veya başka yerlerde herhangi bir sorunumuzun olmadığını ifade etmek isterim. Bunlar tamamen terör örgütlerine karşı alınmış tedbirlerdir. Türkiye’nin aslında Suriye Kürtlerinin refahı, barışı, geleceği için de bu terör örgütlerinden kurtulması gerekir. Çünkü bu PYD’nin kendi kontrolündeki bölgelerde sadece Türkmenlere ya da Araplara değil Kürtlere uyguladığı zulmü de herkes biliyor, ama kimse konuşmak istemiyor bunu.

Çünkü Amerikalıların PYD’ye verdiği destekten dolayı bir otosansür var orada. Uluslararası basın bu işten bilerek ve isteyerek uzak duruyor, bu konuları gündeme getirmiyor. Hâlbuki yaşanan hadiseleri hepimiz biliyoruz. Yani birçok şey yazılabilirken, birçok şey konuşulabilecekken, bundan sarfınazar etmelerinin temel sebebi; şu anda PYD’ye verilen desteği gölgelemek istememeleri. Ama bağımsız basına düşen, uluslararası insan hakları örgütlerine düşen de, aslında orada yaşanan insan hakları ihlallerini rapor edip dünya kamuoyuna sunmaktır. Biz bunu her vesileyle dile getiriyoruz. Dolayısıyla yani orada bu tür PYD-YPG vesaire yani PKK’nın uzantısı yapıların oluşmasına karşı durmak aslında Kürtlerin de menfaatinedir, Suriye Kürtlerinin de. Dolayısıyla bizim mücadelemiz bu terör örgütleriyledir, asla Kürtlerle değildir.”

Soru: “Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Juncker’in dün açıklamaları vardı Avrupa Parlamentosu Toplantısında, ‘Türkiye’nin Avrupa Birliği’nden büyük adımlarla uzaklaştığını’ söyledi. Öngörülebilir gelecekte Avrupa Birliği üyeliğinin gözükmediğini de ifade etti. Aynı zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupalı liderlere ‘Faşist’ ve ‘Nazi’ gibi hakaretlerde bulunduğunu ileri sürdü. Juncker’in bu açıklamalarını nasıl değerlendireceksiniz?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Aslında Sayın Juncker Türkiye’yi az-çok tanıyan, Sayın Cumhurbaşkanımızı da şahsen bilen birisidir. Yani bu konularda açıklama yaparken herhâlde daha doğru bilgilerle hareket etmesi gerekirdi diye düşünüyorum. Geçtiğimiz Mayıs ayında Brüksel’de Sayın Cumhurbaşkanımızın kendisiyle ve Tusk’la yaptığı görüşmede de aslında bu konuları çok açık ve net bir şekilde konuşmuşlardı ve ‘yeni bir sayfa açalım, yeni bir iklim oluşturalım’ diye bu konuda mutabık kalınmıştı.

Şimdi biz aynı yerdeyiz, ama buradan uzaklaşan Avrupa Birliği üyesi bazı ülkelerin yaptığı açıklamalar aldığı tavırlar, sergilediği tutumlardır. Burada bir şey bir şeyden uzaklaşıyorsa, öncelikle şunu söyleyeyim: Avrupa Birliği AB değerlerinden, Avrupa değerlerinden uzaklaşıyor. Yani bir tarafta yükselen ırkçılık, göçmen karşıtlığı, yabancı düşmanlığı İslamofobi, terör örgütlerine kol-kanat germe gibi hadiseleri hangi Avrupa Birliği değerleriyle ya da Avrupa değerleriyle bağdaştırabilirsiniz, bunların telifi mümkün değil. Türkiye söz konusu olduğunda çifte standart uygulayan, Türkiye’yi başka şekillerde başka muamelelere maruz bırakmaya çalışan, muhatap etmeye çalışan tavrın hangisi o çok övündükleri Avrupa değerleriyle acaba bağdaşmaktadır? Avrupa’nın hâli de ortada.

Yani mutlak hakikatin, mutlak doğrunun ve iyinin tek kriteri Avrupa Birliği’ymiş ya da bu Avrupa aktörlermiş gibi Türkiye’yi sürekli zemmeden, mahkûm eden bu tür yaklaşımları biz kabul etmiyoruz. Bunlar geçmişte kalmış Avrupa merkezci son derece oryantalist yaklaşımlardır. Avrupalıların önce aynada bir kendilerine bakması gerekiyor, Avrupa’nın içinde bulunduğu durumu çok ciddi bir şekilde tahlil etmeleri gerekiyor. Türkiye’nin yaptığı uyarılar, Sayın Cumhurbaşkanımızın Avrupalılara yaptığı uyarılar, Avrupa liderlerine yaptığı uyarılar, aslında onlara kendi değerlerini, kendi tarihlerini hatırlatmaktan ibaret.

Demokrasi diyorsak, çoğulculuk diyorsak, hukukun üstünlüğü diyorsak, bunu neden Türkiye söz konusu olduğunda rafa kaldırıyorsunuz? Biraz önce de söyledim, Almanya gibi, Avusturya gibi, Belçika gibi birçok ülkede Türkiye’deki demokrasiyi ortadan kaldırmayı hedefleyen, hukukun üstünlüğünü hiçe sayan PKK gibi, DHKP-C gibi, FETÖ gibi yapılara nasıl izin veriyorlar? Biz bunun tersini yapsaydık Türkiye’de, yani Almanya karşı, Belçika karşıtı, Avusturya karşıtı bu tür örgütlerin Türkiye’de örgütlenmesine ve faaliyet göstermesine izin verseydik, onda birini yapsaydık, acaba Avrupalılarının tepkisi ne olurdu? Şimdi bunu çok açık bir şekilde konuşmamız gerekiyor.

Dolayısıyla Sayın Cumhurbaşkanımızın yaptığı bütün çağrılar, uyarılar, aslında Avrupalıların kulak kabartması gereken çağrılar, uyarılardır. Ama onlar aynadaki suretlerinden rahatsız oldukları için, aynada gördükleri resimden, fotoğraftan rahatsız oldukları için kendilerine ayna tutan kişiye saldırmayı tercih ediyorlar. Dolayısıyla burada bizim tavsiyemiz, yani Avrupa Birliği liderlerinin de, AB kurumlarının ve AB üyesi ülkelerin liderlerinin de bu süreci doğru analiz etmeleri ve 50 küsur yıldır Türkiye’yi kapıda kimin beklettiği sorusunu cevaplamalarıdır.

Bakın, 2005 senesinde tam üyelik müzakereleri başladığında Sayın Cumhurbaşkanımız o zaman başbakandı, muazzam bir yoğun diplomasi ve enerjiyle bu müzakereleri bu noktaya getirdiler. 2004’e tarih alındı, 2005 Ekim ayında da resmî müzakereler başladı. Bakın üzerinden 12 yıl geçti, 12 yıl boyunca sadece bir fasıl açıldı ve kapatıldı. Yanlış hatırlamıyorsam 14 kadar fasıl açıldı kapatılmadı ve toplamda da 34-35 fasıldan bahsediyoruz. Başka hiçbir üye ülkeye bu kadar fasıl empoze edilmedi. 12, 14, 17 vesaire fasıl açıldı, Türkiye’ye gelince 30 küsur tane fasıl. Hadi buna da tamam dendi, 12 yılda ne beklenirdi? Birçok faslın, siyasi konularla ilgisi de olmayan, ekonomiyle ilgili, çevreyle ilgile, güvenlikle ilgili birçok fasılların çok rahatlıkla açılıp kapanması gerekirdi. Yani Avrupalılar zaman zaman bir genişleme yorgunluğundan bahsediyorlar, işte Avrupa çok büyüdü, çok genişledi, nedense bu sorunlar hep Türkiye söz konusu olduğunda bir anda birinci gündem maddesi hâline geliyor. Dolayısıyla Avrupa Birliği yetkililerinin yaptığı bu tür açıklamaları öncelikle kendilerinin aynaya bakarak ciddi bir şekilde bir muhasebeye tabi tutarak değerlendirmeleri gerekir diye düşünüyoruz.”

Soru: “Siz de konuşmanızın başında belirttiniz, dün Kuveyt Başbakanıyla görüştü Sayın Cumhurbaşkanı, bugün de Katar Emiriyle bir araya gelecek. Özellikle Birleşmiş Milletler Genel Kurulu öncesinde ki New York’ta da Cumhurbaşkanı çok sayıda temasta bulunacak. Türkiye’nin yeni bir teklif, yeni bir arabuluculuk süreci içerisine girdiğini söylememiz mümkün mü? Olası bir Katar-Kuveyt görüşmesi de Ankara’da mümkün olabilir mi? İlk sorum bu.

İkincisi de, konuşmanızda Kürt bölgesindeki referandumun ardından Türkiye’ye bölge arasındaki ekonomik ilişkilere halel gelmemesi gerektiğini söylediniz. Türkiye’nin bu konuyla ilgili bir yaptırım planı var mıdır? Bu yaptırım planı acaba Kürt Bölgesel Yönetimi’yle, Erbil’le de paylaşılmış mıdır?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: Şimdi Katar kriziyle ilgili devam eden bir süreç var. En son biliyorsunuz Katar Emiriyle Suudi Arabistan Veliaht Prensi arasında bir telefon görüşmesi gerçekleşti; ama daha sonra yapılan basın açıklamaları çerçevesinde bir anlaşmazlığın olduğu anlaşıldı, şu anda onu aşmaya çalışıyorlar Kuvvet Emirinin de tavassutuyla, biz de bu sürece destek oluyoruz. Yani biz ilgili muhataplarımıza bu konuda gerekli telkinleri, olumlu telkinleri yapmaya devam edeceğiz bundan sonra da. Yani Türkiye’ye düşen bir rol söz konusu olduğunda -ki Sayın Cumhurbaşkanımızın zatında bu rol şu ana kadar gayet başarılı bir şekilde ifa edildi- bundan sonra da yakın temasta olacağız.

Nitekim dün mesela Sayın Kuveyt Başbakanı Sayın Kuveyt Emirinin resmî bir ziyaret için davet mektubuyla geldi ve Sayın Cumhurbaşkanımızı Kuveyt’e davet ettiler. Bu da hem ikili ilişkiler bağlamında, hem de bu Katar krizinin aşılması yönünde Kuveytlilerin özellikle bu süreçte Türkiye’nin rolüne verdikleri önemi gösteren bir şey. Önümüzdeki günlerde planlayacağız bu ziyareti, ama Birleşmiş Milletler’de de tabi ki bu konuyu ilgili bütün muhataplarla görüşmeye devam edeceğiz. Beklentimiz ve temennimiz, bu krizin artık sonlandırılması, ablukanın kaldırılması, Katar’ın toprak bütünlüğü ve egemenlik hakları çerçevesinde artık bu krizin aşılması yönündedir.

Referandumla ilgili sorunuza gelince, burada tabi ki -başta da söyledim- biz hem Irak’ın bütünüyle, hem Bağdat’la, hem Erbil’le iyi ilişkiler içerisinde olduk, bunu da muhafaza etmek arzusundayız, niyetindeyiz. Ama bir referandum kararının mutlaka ve mutlaka sonuçları olacaktır. Dolayısıyla Erbil’den beklentimiz, bu uyarımıza kulak kabartmalarıdır.”

Soru: “Almanya’yla ilişkiler kapsamında son günlerde Alman Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’in Türkiye’ye silah satışının durdurulduğunu söylemesi ve hemen sonrasında Merkel’in tamamen bir ambargoya karşı olduğunu ifade etmesi yumuşama olarak algılandı belki ama sonuçta ilişkileri geren bir açıklama oldu. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu silah satışına yönelik açıklamaları?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Bu farklı, böyle çelişkili açıklamalar biraz Alman yönetiminin kendi içindeki tutarsızlığı gösteriyor. Tabii koalisyon ortakları bunlar, kendi aralarında neyi konuşuyorlar, neyi konuşmuyorlar onu biz bilemeyiz. Ama bunu Türkiye’ye karşı bir tehdit ya da şantaj unsuru olarak kullanmayı düşünüyorlarsa, yani boşa bir çaba içerisinde olduklarını ifade etmem gerekir. Türkiye hiçbir konuda tek bir ülkeye, tek bir kaynağa bağımlı bir ülke değildir. Yıllardır zaten yaptığımız bütün çalışmalar, bu çok boyutlu dış politika, ikili ilişkiler, çoklu ilişkiler Türkiye’nin birçok alanda natiflerini, opsiyonlarını çoğaltması amacına matuf olarak atılmış adımlardır, yani bu silah olur, ekonomi olur, başka konularla ilgili olur. Türkiye bu konuda natifsiz değildir. Seçim ortamında popülist duygularla yapılan bu tür açıklamalar Türkiye’den çok Almanya gibi ülkelere zarar verir. Bu konuda kendilerinin daha soğukkanlı, daha basiretli hareket etmesi gerekir, kendilerine çağrımız da budur.”

Etiketler:   Etiket Eklenmemiş.

YorumlarHiç Yorum Yapılmamış.     'İLK YORUMU SEN YAP'

Adınız Soyadınız:

E-Postanız:

Yorumunuz:

7 + 3 = ?

 
En Son Haberler

-------------------------------------------------------------------

AnketTümü
ALTSO Başkanı kim olmalı?
 
haber yazılımı: buki